Yayınlar

KENDİMDEN BİR PARÇA

Resim
Şarabından büyük bir yudum aldı. Artık hazırdı. Bu hayatta en sevdiği şey yazmak, en korktuğu şey yazmaktı. Kelimelere layık olamadığını düşündüğü o garip, zavallı his. Belki bu yüzden, insanların cesareti hep dehşete düşürürdü onu. Dehşet. Cesaret. İnanılmaz. Kameraların karşısına geçip büyük bir özgüven içinde saçmalayan tüm o insanlar, muhteşem resimlerini o en iyi sergisinde göğsünü gere gere, 'ben yaptım' dercesine bakan özgüvenli gözleriyle paylaşan ressamlar, çok satan kitaplarını imzalamaktan bitap düşmüş günümüz yazarları, üreten, üretmeyen, ürettiğini sanan tüm o cesur insanlar. Bir şeyler yapıyorum çığlıkları. Sanat ve mütevazı kelimeleri aynı bedene ne de çok yakışırdı aslında. Bilinseydi. Oysa o, yazdığı iki satıra devamlı dönüp bakarak, 'sen kimsin ki?' sorusuna cevap bulacağını sanırdı. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu. Bu kötü bir şey mi? Hep kalmak. Aynı yerde. Olduğun gibi. Bunca farklılığın arasında, 'sıradan' olmak.  Çok sevdiği yazarın kita

AYNALARDA BİR KADIN

Resim
  Aynaya bakınca gördüğüm kadını hiçbir zaman tanımadın sen. Tanımak istemedin. Daima birbirinize iki yabancı gibiydiniz. Oysaki, o kadın hiçbir zaman sadece güzel bir yüz, güzel bir ten değildi. Aynada gördüğün gözlerin, derinliğine hiçbir zaman inmedin. İnmek istemedin ki! Herkesin ‘güzelsin’ dediği kadın, kendini yıllarca güzelliğinin ağır çemberlerinden kurtaramadı. Hayalden ve gururdan bir köşke hapsetti kendini. Her şey ona güzelliğini tekrarlıyordu durmadan. Duvarlar, yerler, hatta yataklar, pencereler bile birer aynaydı orada. Kişiler birer aynaydı, renkler, sesler birer aynaydı en güzel yalanları söyleyen. Birbirinin benzeri günler akıp gidiyordu bir yandan ve o kadının gözleri kendi güzelliğinin dışında bütün güzelliklere kapanmıştı. O bir yere gittiği zaman çevresini ruhsuz seyirciler sarıyor ve onu biraz daha kendi yalnızlığına doğru itiyorlardı. Üzerinde gurur terzisinin diktiği parlak ve renkli elbiseler vardı. Gözler kamaştıran bir varlıktı o. Çeken bir kokuydu, deli e

YANDIK, BİTTİK, KÜL OLDUK

Resim
Bir minik su damlası vuruyor güneşin doğmaya mecali olmadığı pencereme. İki Üç. Yağmurun sesi kulaklarımda, hissini hiç sorma. Zaman çirkin küçük, yağmur temizlemeye yetmiyor artık sokaklarını bu kentin. Zaman çirkin, yerler kan revan. İnsanı insanını sevmiyor bu kentin. Gidenlerin acısına gelenlerin tuzu yaramıyor. Yara bandı nesli tükeniyor. Gelenler hep aratıyor gidenleri. Daha kötü olmaz diyorsun. Daha kötü ne olabilir? Acımaz diyorsun. Daha fazla nasıl acıyabilir? Yaranın bir fazlası ölüm. Bir ceset nasıl nefes alabilir? Oluyor küçük. Daha kötü, daha acı. Daha fazla götürüyor kan gövdeyi, bedeni, yüreği. Kalan sağları dahi bizim değil, neresinden tutarsın bu şehri? Kalabalığın içinde bomboş ellerim. Kendine yabancı, kendine muhalif bedenim. ‘Yalnızlığın sesinden bir resim yapan’ şaire düştü fikrim. Karanlık kalabalıklardan süzemiyorum ışığı. Resmim acemi bir sanat artığı. Sabahın eli kulağında, ki ne fayda. Işığa kayıtsız gözlerim. Hangi umuda bu yolculuk? Ha

ÇOCUKSUN SEN II

Resim
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm  Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ  Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı  Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle  Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar  Dursam ölürüm paramparça olur dünya  Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak (Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç) Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum Upuzun bir sessizliğim fırtınalar

DÜNYA EDEBİYATINA ALTIN MİRAS ; ALBERT CAMUS

Resim
  “İnsanın her gün yaptığı en iyi şey, intihar etmemeye karar vermesidir.”   Varoluş sancılarını satır satır okuyabildiğimiz, 20. Yüzyılın düşünce ve edebiyat dünyasının en etkili isimlerinden biri. Bir cümlesi ile sayfalar dolusu sorgulatan, fısıldayarak bile depremler yaratan bir adam. Albert Camus. Romanları, yapıtları ile çağdaş yaşama karşı duyduğu endişeleri, burjuva ahlak anlayışını, modern insanın bencilliğini, çaresizliğini anlatırken, modern insan onun her bir satırının, her geçen gün daha fazla hakkını vererek Camus’u endişelerinde haksız çıkarmadı elbet. Büyüdükçe yozlaşan dünya ise, bize kendimizi sorgulatan düşünceleri ile, her çağa bir Camus ihtiyacı doğurdu. Edebiyatı ‘ başkaldıran insan’ ile tanıştırdı, varoluşçu izler taşıyan romanları ile akımın en önemli temsilcilerinden oldu, felsefeye göz kırptı, tiyatroya dokundu, çağdaşlarını derinden etkiledi ve görevini tamamladı. Şanslı okurlarına, düşünmeyle bitmeyecek sorular bıraktı. 1913 yılında, Cezayir’de, yoks

ÇOCUKSUN SEN I

Resim
Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen Kum taneleri var ya onlardan birindeyim Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman Bir kaza olsa adı aş

BİR KADIN VE BİR ADAM

Resim
Bir zamanlar çekilmez   bir adam vardı. Sıkıcı mı sıkıcı. Her şey canına bir anda tak ederdi sanki. Halini tavrını görseniz, siniri hep bir, delirmeye ramak kalmış derdiniz. Tüm dünyanın onunla uğraştığını   düşünür dururdu daima. Hani böyle, merkezde o, etrafı dikenli insanlarla çevrili. Tek akıllı, tek haklı, tek düşünür ve bu yüzden geri kalanlara tahammülsüz. Öyle bir adam. Her şey ‘eh işte’ idi ona göre. Güzel güzel değildi, çirkinse çirkin. Ne çok heyecanlanırdı, ne öylece sakin. Her şeyin grisini giyinmişti üstüne, her şey ona ‘idare eder’ idi. Görseniz, hayata dair hiç heyecanı kalmamış dersiniz.   Ancak öyle güzel taşır ki üstünde o ‘eh işte’ liği, bir süre sonra normal olduğuna inandırırdı sizi. Sağı solu yoktu hayatın onun için, orta yolu bulmak en güzeli. En sevdiği cümle idi, sık sık tekrar eder ‘ her şeyin fazlası zarar.’ İnandırırdı da sizi öyle ki, aşkın bile abartılacak bi şey olmadığını düşünürdünüz onunla. Yanında kahkahalarla gülerseniz, aşırı hissederdiniz kendin